Belentepe Çiftliği Logo
ANASAYFA   |   TANITIM FİLMİ  |   FOTO GALERİ  |   İLETİŞİM   |   ENGLISH    
hikayemiz
HİKAYEMİZ
ugraslar
UĞRAŞLAR

Neden Almanya'ya Göçüyorlar ? Baskıdan Felakete; Çeşitlilikten Berekete...

Bu ara milyonlarca insan yollarda. Binlerce kilometre uzaklardan, ta Afganistan'dan, Afrika'nın ortalarından başlıyor. Savaşlardan, yaşanılmaz hale gelen koşullardan kaçıyorlar. Kaçanların çok büyük bölümü müslüman. Kaçtıkları yerler Hıristiyan Avrupa ve özellikle Almanya. Neden özellikle Almanya? Tam da bu kitle göçünün yaşandığı bugünlerde ilk defa Almanya'ya, Berlin'e yolum düştü. 6 gün şehri gezdim ve çok beğendim, etkilendim. Berlin Almanya'nın başkenti, nüfusu 3.5 milyon - ülkenin en kalabalık şehri. Ülkenin toplam nüfusu 80 milyon. Diğer büyük şehirlerinin nüfusları: Hamburg 1.7 milyon, Münih 1.2 milyon, Köln 960 bin, Frankfurt 648 bin ve ardından 400-500 bin arası diğer şehirleri geliyor. (Karşılaştırma için: 2014 sonu itibariyle: Türkiye nüfusu 77.7 miyon. En büyük şehirleri: İstanbul 14.2 milyon, Ankara 5.2 miyon, İzmir 4.1 milyon, Bursa 2.8 milyon, Adana 2.2 milyon, Antalya 2.2 milyon... Bir milyon nüfusu geçmiş 19 şehrimiz var.)

Almanya'da ekolojik yapılar üzerine yüksek lisans yapmış dostum And Akman, birlikte verdiğimiz bir permakültür kursunda doğal yapıları anlatırken Almanya örneğini vermişti: 2. Dünya savaşından sonra tüm ülkenin yeniden nasıl yapılanacağı masaya yatırıldığında şehirleri ufak tutma kararı almışlar. Mega şehirler yerine daha az nüfuslu, yaşanabilir şehirler ve bu şehirlerin etrafında kasabalar topluluğu olarak planlamışlar. İnsanlar az nüfuslu şehir ve kasabalarda rahat yaşıyorlar ve yaşadıkları yerel bölgeyi benimsiyorlar, sahip çıkıyorlar. Sürekli göç alıp büyüyen şehirlerde, o şehre gelip yaşamaya başlamış insanların büyük çoğunluğunda bu aidiyet duygusu yok. Yerelden, gelenek ve göreneklerden kopan insanların büyük kısmı mega şehirlerde mutsuz, huzursuz yaşamlar sürüyor.

Berlin'de halkın %70'i şehir içi ulaşımda bisiklet kullanıyor ve şehir trafiğinin %15'ini bisikletçiler oluşturuyor. Neredeyse tüm yollarda, kaldırımlarda bisikletlere ayrılmış güzergahlar var. Ayrıca Berlin'in hemen her yerinde, 2500'ün üzerinde parklar, bahçeler var - şehrin beşte biri yeşil alan. En büyük parkları 250 hektarlık alana sahip Tiergarten.

Tiergarten eskiden Alman prenslerinin av alanıymış. Göletler, dereler, devasa ağaçlar, hayvanat bahçesi, bisiklet, yürüyüş parkurları, spor alanları, anıt heykeller, kafeler... Ayrıca şehrin akciğeri, havasını temizliyor.


Şehrin tam ortasında Tempelhof havaalanı var. Soğuk savaş döneminde, Sovyet Doğu Almanya'nın ortasındaki Batı Berlin'e lojistik hava desteğinde çok kritik görevler almış. 1989'da Almanya'nın birleşmesinden sonra önemini yitirmiş, 2008'de kapatılmış. Şehrin göbeğinde 300 hektarlık devasa bir alan boş kalmış. Tabii inşaatçılar, şehir plancıları, belediye hemen proje geliştirmişler: yeni alışveriş yerleri, iş yerleri, 4700 yeni ev, kütüphane vesaire... Planlayıcılar alanın sadece dörtte birinde yapılaşma olacağını söyleseler de Berlin halkı karşı çıkmış. Havaalanın geleceği ile ilgili referandum yapılmış ve %64 olduğu gibi kalması yönünde oy kullanmış. Büyük çıkar gruplarına karşı halkın net bir zaferi! Şimdi tüm havaalanı halka açık bir park ve aktivite alanı. Eskiden uçakların indiği devasa pistlerde bisiklete, patene, scooter a binmek çok ayrı bir zevk. Bazı köşelerde topluluk bahçeleri görüyorsunuz. Başka yerlerde uçurtma, model uçak uçuranlar, türlü spor yapanlar. Arada konserler, festivaller vesaire de yapılmakta. Çok keyifli bir ortam meydana gelmiş.


Halkın gücünü Berlin'in hemen her yerindeki 'gerilla bahçeleri'nde de görmek mümkün. Yerel halk gördüğü, bulduğu boş alanları bahçelere dönüştürmüş; ekip biçiyorlar ve kendi doğal gıdalarının önemli kısmını buralarda üretiyorlar. Bizdekinin aksine, yerel belediyeler buraları yıkmak ve insanları yaka paça çıkarmak yerine, yapılan düzgün işlerin devamına rıza göstermişler. Böylece metruk, bakımsız kalmış birçok alan yeşillenmiş, bereketlenmiş. Güzel örneklerden biri Prinzessinengarten (prenses bahçesi). 2009'a kadar terkedilmiş, bir sürü endüstriyel çöp bulunan bir alanı küçük bir grup temizlemeye başlamışlar. Çöplerin yerine bitki yatakları ve bahçeler gelmiş. Yerel halkın da desteği ile burası güzel bir bahçecilik deneme, eğitim ve aktivite alanı olmuş ve Berlin'in en çok bahsedilen bahçelerinden biri haline gelmiş. Organik ve doğal gıda çok yaygın, hemen her muhitte sadece doğal gıda satan dükkanlara rastlamak mümkün.

Gezerken parlamento binasının önünden geçiyordum. Bir protesto vardı, pek vaktim olmadığı için kimin neyi protesto ettiğini öğrenemedim ama az polis vardı. Saatler sonra oraya yakın yerden tekrar geçerken protestocuların dağılmakta olduğunu, polisin de protestocuların daha rahat dağılmalarını sağlamak için bazı yolları trafiğe kapattığını gördüm. Polis halkın doğal protesto hakkını problemsiz kullanabilmesi için oradaydı ve şiddetsiz, barışçıl protestolar da hiçbir olay çıkmadan dağılıyordu.


Sokaklarda yürürken bazı kaldırımlarda, parlak bronzdan yapılma, üzerinde yazılar olan karo bordürler dikkatimi çekti. Yazıları inceleyince farkettim: 2. dünya savaşı sırasında, Hitler'in özel kuvvetleri, Nazi SS'leri tam o bordürlerin olduğu noktalarda Yahudileri, yaşlı, kadın, çocuk, bebek demeden; sokaklardan toplamışlar ve konsantrasyon kamplarına göndermişler. 6 milyon yahudiyi öldürmüşler. Evet, Almanya'nın ve Almanlar'ın korkunç bir geçmişleri var. Bu geçmişi unutmak istemiyorlar ve şehrin birçok yerinde bu geçmişi hatırlatacak anıtlar, panolar, heykeller, sergiler, müzeler var.


Almanya'nın yakın geçmişini bilmek bugüne ışık tutması, dersler çıkarılması açısından çok önemli.

1800'lerin başlarında Almanya yok. O bölgede ticaretle oldukça gelişmiş bağımsız şehirler, eyaletler var. Bölgede Prusya eyaleti güçleniyor. Prusya'nın temeli askeri üstünlük, çok güçlü bir ordu ve baskıcı yönetim. Böylece çevresindeki ülkelerle yapılan savaşlarda ardı ardına başarılar kazanılıyor. 1871'de Prusya ordusu Fransa'yı da yenince artık dünya çapında bir güç oldukları netleşiyor. Eyaletler birleşerek 1. Almanya İmparatorluğu'nu kuruyorlar. Prusya'nın aristokrat sınıfından Otto von Bismarck Alman İmparatoru olduğunda milliyetçiliğin gücünü hissederek kendi avantajına kullanmaya başlıyor. Eyaletler arasındaki feodal ve itaatkar yapıyı koruyur, güçlendiriyor. Birleşik Almanya'nın sadece erkeklerden oluşan bir parlamentosu (Reichstag) varsa dahi, asıl güç imparator ve bakanlarda bulunuyor ve bunların parlamentoya karşı herhangi bir sorumluluğu da yok. Parlamento hükümetin kararlarına karşı tavır alabilse dahi, nihayetinde imparator kendi keyfine göre karar almakta. İmparatoru destekleyenler: aristokrat/asilzadeler, büyük toprak ağaları, iş ve finans elitleri, din adamları ve tabii ki ordu. Almanya'nın birleşmesine önayak olan ordunun büyük prestiji, gücü var. Ancak muhalefet te güçsüz değil. Özellikle sosyalistler, liberaller ve yerel halklar baskıya karşı duruyor ve 1912'de parlamentoda sayılarını artırıyorlar. Bismark ve hükümetin baskıcı yönetimi sallanmaya başlıyor. Ve 1. Dünya savaşı. Baskıcı yönetimlerin en zorda kalınca sarıldıkları en feci çare. Almanya gücünü daha da yaymak niyetinde. Güçlü ordu, emperyalist dönem ve Almanya'nın doğal kaynaklara erişme ihtirası... Belçika, Polonya ve kuzey Afrika'da bazı bölgeleri kendi kontrolleri altına alma niyeti, hırsı... 1. Dünya savaşı başlıyor. 4 yıl süren, dünya tarihindeki ilk devasa savaşta 9 milyon asker ve 7 milyon sivil insan ölüyor. Almanya ve müttefikleri (ki aralarında Osmanlı İmparatorluğu da var) savaşı kaybediyor.

Konumuz Almanya olduğundan Osmanlı'nın 1. Dünya savaşına giriş sebeplerini yazmayacağım. Pek akıllıca bir karar olmasa gerek, neticede Osmanlı savaşı kaybediyor, tüm geçmişte ele geçirdiği toprakları kaybetmenin yanı sıra anavatanını da kaybediyor. Galip devletler Anadolu'yu parçalara ayırıp sömürgeleri arasına katıyorlar. 21 milyonluk Osmanlı nüfusunun dörtte biri, 5 milyon insan savaşta ölüyor.

Almanlar da ele geçirdikleri tüm yerleri galip devletlere veriyor. Galip devletler Versay Barış Anlaşması'nda Almanya'ya ayrıca sonradan 'Savaş Suçunu Kabul' diye adlandırılan şunu da imzalatıyorlar: 'Savaş Almanya'nın saldırganlığı nedeniyle çıkmıştır, bu nedenle savaşın tüm zararları, kayıpları Almanlar'ın üzerinedir.' Galiplere, verilen zararlardan ötürü büyük paralar, haraçlar ödenmek zorunda. Alman ulusu yıkık durumda. Ordusu tasviye edilmiş, politik olarak aşağılanmış, ekonomisi çökük, feci bir enflasyon, halkta ciddi geçim derdi, toplumsal huzursuzluk, yenilmişlik, eziklik hissiyatı, vesaire... Faşist, nazi düşüncesinin, Hitler'in doğması için mükemmel ortam. Çok iyi bir konuşmacı, hatip. 1. Dünya savaşı'nın hemen sonunda 1920'de ismi sonradan Nazi Partisi olacak Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi?ne üye oluyor va hitap yeteneği ile hızla partide yükseliyor. Ama asıl taktiği kaba kuvvet - politik ihtiraslarını elde edebilmek için kaba kuvvete başvurmaktan çekinmiyor ve çevresine de aynı kaba kuvveti kullanmaktan çekinmeyenleri topluyor. 1920'lerin ortalarında Hitler parti konuşmacısı ve mitinglerin organizatörü; ayrıca karşıt görüşlülere karşı sokak çatışmalarını da yönetiyor. Mitinglerde düzeni koruma maksadıyla gençlerden oluşan 'Jimnastik ve Spor Bölümü'nü kuruyor. Kısa sürede bu bölüm SA (Sturmabteilung - Storm Detachment - Fırtına Müfrezesi) adı ile bilinen ve Nazi propagandasının yumruğu haline geliyor. Daha sonrasında SA?nın içinden daha da aşırı milliyetçilerden oluşan SS (Schutzstaffel - Koruma Müfrezesi veya Savunma Bölüğü) çıkıyor. SS çok daha aşırı ve korkunç işlere girişiyor.

Hitler gücü elde etmenin yolunu dışarıdan bir devrimle değil, yasal yollarla, demokratik sistemin açık ve zayıflıklarını kullanarak hükümet olmakta görüyor. Ama rakiplere karşı sokaklarda SA'nın kaba kuvveti ile üstünlük kurma yolunda da ilerliyorlar. Konvansiyonel parti kampanyaları yanında terör taktikleri de bolca kullanılıyor. Ne yazık ki o dönemde çoğunluktaki orta sınıfın destekleyebileceği bir liberal parti yok, sosyal demokratlar tutucu sendika partisi olmaktan öteye gidemiyorlar ve güçlü bir lider de çıkaramıyorlar. Nazi partisi 1932 seçimlerinde parlamento sandalyelerinin %33'ünü elderek birinci parti oluyor. Ama hala güçleri Hitler'i Devlet Başkanı seçtirmeye yetmiyor. 1932 başkanlık seçimlerinde Hitler %36.8 ve Paul Van Hindenburg %53 oy alıyor. Hindenburg başkanlığındaki yeni hükümet, sokaklarda aşırı güç kullanan ve artık hergün onlarca kişiyi öldürmekte olan SA'yı ve SS'i yasaklıyor. Ama sokaklarda komünistler ve SA'nın çatışmaları dinmek yerine iyice artıyor ve iç savaş tehlikesi konuşulmaya başlanıyor. Yeni erken seçimlerde Nazi Partisinin oyları daha da artıyor ve diğer aşırı milliyetçi partilerle birlikte koalisyon kurup Hitler'i 1933'te başbakan yapıyorlar. SA ve SS müfrezeleri Berlin sokaklarında yürüyor. Yine 1933'te parlamento binasında çıkan yangını komünistlerin üzerine atıyorlar ve komünistleri parlamentodan uzaklaştırıyorlar. 1933 seçimlerinde de tek başına iktidar olacak sayıda oy alan parti çıkmıyor. Hitler ülkeyi daha iyi yönetebilmek için milliyetçilerden destek istiyor ve 'İş yapabilme yasası'nı çıkarıyorlar. Böylece Hitler'e 'geçici' olarak parlamento'dan onay almadan ve anayasaya uymaya gerek olmadan kararlar alıp uygulayabilme yetkisi veriliyor. Böylece 4 yıl boyunca acil durum adı altında ülkede normal dışı bir yönetim başlıyor. Hindenburg hala devlet başkanı olmasına karşın, Hitler yönetimi tamamen ele geçiriyor ve ilk iş olarak yerel eyaletlerin güçlerini ellerinden alıp merkeze bağlıyor ve Nazi politik parti ve organizasyonları dışındaki tüm rakip oluşumları yasaklıyor. Parlamento demokratik yetkilerini tamamen Hitler'e teslim ediyor.

Büyük hatip Hitler devasa mitinglerinde Alman ulusuna sesleniyor, üstün, ari Alman ırkından bahsediyor. İmparatorluk yeniden canlanacak, üstün Alman ırkı önce kendi coğrafyasına, sonra da dünyaya hükmedecek... Ancak bunların gerçekleşmesi için büyük çoğunluğun kendisine ve Nazi'lere itaat etmesi gerekli. Hitler'in çevresinde bu idealleri yerine getirmek üzere çok etkili bir ekip te oluşuyor. Öyle etkililer ki, kısa sürede muhalefet kalmıyor ve 2. Dünya Savaşı'nın nihayetinde sadece yahudilerden 6 milyon insanı katletmiş oluyorlar.

Tarih tekerrürden ibaret ama kötünün kötüsüne de yolaçabilmekte. Hitler'in ihtirasları 2. Dünya Savaşını başlatıyor ve aklı selim Alman düşünürleri, politikacıları, halkı buna engel olamıyor çünkü çabucak susturuluyorlar, birçoğu ya öldürülüyor ya da ülke dışına kaçmaya zorlanıyor. Toplumsal sağduyunun yerini toplumsal itaat alıyor. Hitler ne derse, ne yaparsa haklıdır, Alman halkı için iyidir, doğrudur. Alman halkı aradan uzun yıllar geçmesine rağmen en çok bu zayıflığın utancı ile hala yaşıyorlar: nasıl da Hitler'e engel olamadılar! Tarihlerindeki o kötü sayfaları bir yere gömmek yerine, aksine mümkün olan her yerde o günleri hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışıyorlar - ki artık yenisi yaşanmasın.

1939'dan 1945'e kadar devam eden, 100 milyon kişinin, 30 ülkenin içinde kaldığı 2. Dünya Savaşında ölenlerin sayısı 50 ile 85 milyon arasında tahmin ediliyor. Bilinçli olarak soy, milliyet, inançlarından dolayı katledilen sivillerin sayısı 11 milyon. Dünya tarihindeki en ölümcül ve korkunç savaş!

Alman toplam kayıpları 7 milyon 375 bin kişi. Bunların 4.3 milyonu askerler. 500 bin kişi hava bombardımanlarında, 2.25 milyon kişi (çoğunluğu yahudiler ama genelde komünist, liberal, aydın, homoseksüel vesaire içeren tüm muhalifler) Naziler tarafından katledilmiş. Sadece Alman ari ırkını kanıtlamak üzere yapılan Nazi ötonazi programında, sözde bilimsel deneylerde 200 bin kişi katledilmiş. İşte kötünün kötüsü böyle bir şey. İnsanları ölümcül deneylerde kobay yapmak, konsantrasyon kamplarında sabun yapmak. Almanlar bütün bunları Hitler'e boyun eğerek yapabilmişler. Bu kadar kısa süre içerisinde hem de sözde eğitimli ve batılı bir halkın nasıl bu kadar gaddar olabileceğine en güzel örnek.

Kötülük yapmak, yoketmek; iyilik yapmak ve güzel bir şey meydana getirmekten çok daha kolay ve hızlı olabiliyor. Yeter ki kitleler başlangıçta vurdumduymaz olsunlar. Ama sonuç iyi bitmiyor, hiç kimse için.

Başlangıçta muhteşem askeri taktikleri olan Blitzkrieg 'yıldırım savaş'ları sayesinde neredeyse tüm Avrupa'yı ellerine geçirip muhteşem zaferler kazanan Almanlar'ın başarıları uzun sürmüyor. 1942 ile birlikte ilerlemeleri duruyor ve artık kaybetmeye başlıyorlar. Keşke bu noktada vazgeçse, ama Hitler normal bir insan değil. Kaybetmeyi kabullenemiyor, muhalefeti, hata yaptığını ve daha birçok şeyi kabullenemediği gibi. 1945 başında artık Almanlar kendi yurtlarına çekilmiş ve savunma yapmakta. Hitler asker, sivil herkesin anavatanlarını savunmaları gerektiğini söylüyor, savunmayanları , düşman kuvvetlerine yardım eden veya teslim olanları vur emri veriliyor. Hitler Berlin'deki sığınağında sonuna kadar savaşıyor ve burada intihar ediyor. Şimdi bu sığınağın yerinde bir yeşil park var. Hitler'in sonuna kadar mücadele emri nedeniye yine boşuna milyonlar ölüyor.


Hava bombardımanlarında Berlin'in çoğu yerle bir oluyor. 4.3 milyonluk nüfusun 1.5 milyonu savaşta ölüyor. Savaş sonunda galip devletler Berlin'i 4 parçaya bölüyor. Doğu Berlin Sovyetler yönetiminde, Batı'daki 3 parçayı da İngiliz, Fransız ve Amerika'lılar kontrol ediyor.

Ardından Sovyetler kontrolündeki Doğu Almanya ve Doğu Berlin'deki halkın üzerindeki baskılar... ve en nihayetinde 1989'da Berlin duvarının yıkılması ve Almanya'nın birleşmesi. Elli yıldan fazla süren acılar. Bir halkın başına gelebilecek en kötü şeyleri yaşamışlar ve birçok halka, insana da yaşatmışlar; korkunç niyet ve emelleri olan tek bir insanın mevcut politik sistemi açıklarını ve zor kullanarak güç elde etmesine olanak vererek... Ve nihayet bundan ders almışlar. Mevcut Almanya'yı farklı kılan da bu.

Biliyorlar ki, hala içlerinde benzer kötü niyetlerde olan insanlar var ve olacak. Aşırı milliyetçi Nazi'ler hala var. Zor zamanları bahane ederek aşırı milliyetçilik yine güçlenebilir - ki tüm Avrupa'da son yıllarda böyle bir eğilim var: aşırı milliyetçi oylar yükselişte. Bu duruma karşı en etkili davranış ne olabilir?

Tabii ki öncelikle geçmişten ders çıkarmak, unutmamak, unutturmamak. Geçmişte kendi babalarının yaptıkları kötülükleri kabul etmek, onların yerine insanlıktan özür dilemek ve hemen her gün bunu hatırlamak. İşte bu nedenle Berlin'de birçok yerde anıtlar, sergiler, müzeler var.

Şiddetten vazgeçmek, dünya ile barışmak ve barışık yaşamaya çaba göstermek. Kötülüğün nerelere gidebileceğini çok iyi bilen Alman toplumu artık farklı bir rotada ilerliyor, Nazilerin tek tip insan propagandası, yerini çeşitliliğe bırakmış. Berlin şimdi bir dünya şehri; hemen her ırktan insanlar var ve en fazla yabancı olarak ta Türkler (200 bin kadar). Çeşitliliğin bereketini yaşıyorlar. Dünyanın hemen her mutfağını burada tatmak mümkün. Dünyanın hemen her yerinden sanatı burada görmek mümkün. Berlin dünyanın en yaşanır şehirlerinin başlarında geliyor. Diğer Alman şehirleri de geride kalmamış: Münih, Hamburg, Frankfurt, Düseldorf ta listenin üst sıralarında.

İklim değişikliğine, çevreye önem veriyorlar. Temiz enerjiye yaptıkları yatırımlar, teşvikler sayesinde artık enerji ihtiyaçlarının önemli bölümünü bu şekilde karşılıyorlar, dünyaya öncülük ediyorlar ? evlerin çatıları dahil 3.4 milyon noktada güneşten elektrik elde eden solar panel sistemleri kurmuşlar. Türkiye kadar bol güneşleri yok ama 2015 Temmuz'unda güneşli bir günde elektrik ihtiyaçlarının %78'i temiz enerjiden karşılandı.

Her yönden mükemmel bir ülke demiyorum. Nihayetinde onlarda da mevcut küresel sistem devam etmekte: kapitalizm. Hükümetleri de ak ve pak değil, işlerine geldiğinde ne tür örgütleri desteklediklerini biliyoruz. Şirketleri ak ve pak değil; son günlerde dünyanın en büyük araba üreticisi VW'nin nasıl da egzos emisyonlarında hile yaptığı ortaya çıktı; akla gelmeyecek şeyler ama sadece kar amacı güden kapitalist firmaların dünyanın neresinde olursa olsun hep böyle davrandıklarını ve doğaya hiçbir saygıları olmadığını biliyoruz.

Ama sürdürülebilir dünyayı bir anda meydana getiremeyeceğiz, dönüşümle olacak. Dönüşüm de adım adım olur ve tepeden yönetim ve kararlarla değil, tabandan bireylerle, halkla başlar. Dönüşüm için güzel ve doğru adımları Berlin'de ve Berlin halkında gördüm.

Alman halkı bazı şeyleri düzgün yapmaya başlamış ki, göçen insanların tercihi haline gelmiş. Memleketimizde birkaç yıldır yaşamakta olan 2 milyon Suriye'li neden hareketlendi ve fırsat verilse hemen hepsi oraya göçeder? Neden bizim ülkemizde veya herhangi bir müslüman ülkesinde mesela Suudi Arabistan'da yaşamayı tercih etmiyorlar da hıristiyan Almanya'ya gidiyorlar?

Çünkü mevcutta en yaşanabilir yerlerin başında geldiği için - ama en doğrusu ve en mükemmeli olduğu için değil. Alman'lar oldukça ilerlemişler ama daha iyisi olabilir.

Almanlar'ın 60 yıl kadar önce yaşadıkları toplumsal buhranın benzerini sanki şu anda biz yaşıyoruz. İnşallah onların hatalarına düşüp bu memleketi herkes için cehenneme çevirmeyiz.

Zaten büyük şehirleri neredeyse yaşanamayacak hale getirdik trafiğiyle, kirliliği ile, kalabalığı ile. Umarım yakın gelecekte ülkenin üzerindeki karabasan kalktıktan sonra halk olarak kendi yerel yaşam alanlarımızı Alman'larınkinden bile daha güzel hallere dönüştürebilelim ve yaşanabilir şehir, yaşanabilir ülkeler arasında en üst sıralara ulaşabilelim...



Yazar: Taner Aksel    Tarih: 29.09.2015 17:51:03



Ekoyerleşkeler

Eğitimlerimiz:
Sürdürülebilir Yaşama Giriş kursu
Permakültür Tasarım Sertifika kursu
Çocuklar için doğal yaşama giriş kursu

Atölyelerimiz:
Temiz enerji sistemleri kurulumu
Doğal yapı uygulamaları
Arıcılık atölyesi
Kompost gübre yapımı atölyesi
Doğal bitki ilaçları yapımı atölyesi
Peynir ve süt ürünleri yapımı atölyesi
Doğal beslenme & detoks atölyesi
Yoga atölyesi
Kamplarımız:
Çocuk / Aile Kampı
Gençlik Kampı
Müzik Kampı
dönüşüm

Belentepe Mürseller Köyü Uludağ/Bursa    Tel: +90(532)614 99 43    E-posta youtubefacebook
 
  Web Tasarım:
Birant Aksel