Belentepe Çiftliği Logo
ANASAYFA   |   TANITIM FİLMİ  |   FOTO GALERİ  |   İLETİŞİM   |   ENGLISH    
hikayemiz
HİKAYEMİZ
ugraslar
UĞRAŞLAR

Kaosun kenarında düzen, değişim, umut ta vardır.

Büyümekte olan problemler yumağı içinde çaresiz, huzursuz, umutsuz debelenip duran insanlar olduk. Sadece ülkemiz değil, tüm dünya bu hallerde. Mevcut durumu münferit olaylar ve sebepleri ile açıklamaya çalışan insanları yıllardır dinlemekteyiz. Çare olacağını söyleyen insanların gidişatı daha da beter hale getirdiğini görüyoruz. Umutsuzluk yayılıyor. Ama diğer taraftan hayat ta devam ediyor, yollar, caddeler, alışveriş merkezleri araç ve insanla dolu, günlük koşuşturmalar... Olayların akışına seyirci kalan ve neyin niye olduğunu farketmeyen, bilmeyen büyük bir çoğunluk.

2008 ekonomik krizi öncesinde 'korkunun yokluğundan korkuyorum' demişti ünlü yatırımcı Warren Buffet. İnsanlık tarihinde birçok medeniyetin çöküşünden önce böyle dönemler yaşanmıştır - sanki her şey tıkırındaymış gibi görünür ve küçük bir kesim için sahiden de işler süperdir ancak toplum içinde gittikçe artan bir gerilim vardır. Yaklaşan çöküşün sinyalleri belirgindir ama umursayan olmaz. Farkedip uyaranlar önemsenmez, yanlış zamanda doğruları söylemenin faydası yoktur. Peki doğru zaman ne zaman?

'Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın' diye bir atasözümüz var. Ancak dokunmaya başlayınca insanların çoğu tepki gösteriyor ve sağlam dokunmaya başladı.

Adaletsizlik, hukuksuzluk, ekonomik sıkıntılar, insanların çoğunluğunun şehirlerde stres dolu, sağlıksız yaşamları, toplumsal gerginlik, ayrışma, çatışma, terör, iç ve dış savaş tehlikeleri... say say bitmiyor. Hepsi birbirinden önemli.

Olayların sebep sonuç ilişkilerini bireysel olarak anlamaya çalışınca da işin içinden çıkılamıyor. Zaten çoğu olayın gerçekten nasıl, neden olduğunu da öğrenemiyoruz. Mesela 15 Temmuz 2016'da sahiden ne oldu, neden oldu? Karmaşık olaylar zinciri, işin içinden çık çıkabilirsen. Yakından ve münferit bakınca böyle ama aslında temelinde basit bazı gerçekler var.

Olaylara tek tek bakmak yerine küresel olarak şu anda ne hallerdeyiz onu görmek gerek çünkü bu dünyada her şey birbirine bağlıdır. Sadece insanlar arası olaylara değil, dünya çapında tüm yaşananlara bakmak gerekir. Çiftliğimin bulunduğu bölgede doğan, Uludağ'ın kar ve yağmur suları ile beslenen ve pırıl pırıl akan Nilüfer deresi Bursa'nın içme suyunu sağlar ve şehrin içinden kıvrılarak geçer ve 40 km kadar uzakta Karacabey Boğazı'ndan Marmara Denizi'ne akar. Nilüfer deresinin suyu Bursa'dan çıktığında siyah renktedir - sanayinin atıkları dereye boşaltılır. Bereketli Bursa ovasından geçerken dere suları ile bahçeler, tarlalar sulanır - bu besinler şehirdeki insanları besler. Ardından bu kirli su denize akar ve onlarca kilometrelik sahil şeridinde denizin rengi kahverengi, gri arası renkler alır. Gençliğimde pırıl pırıl sularında yunuslarla birlikte yüzdüğüm, bolca balık yakaladığım bu denizde benim kızım yüzemedi, balık ta kalmadı. Ülkenin hemen her yerinde buna benzer durumlar var.

'İlerleme ve gelişme için doğanın katli vaciptir!' kabul gören bir anlayış oldu hem ülkemizde, hem de dünyanın çoğu ülkesinde. Ama bu davranışın eninde sonunda etkileri olacaktı çünkü sınırları olan bir ortamda üstel artışla çoğalmak, tüketmek ve kirletmek sürdürülemez. Tüm insanlık olarak uzun süredir yapmakta olduğumuz tam da bu. Ancak öyle kritik bir döneme girdik ki, artık insanlık kolektif olarak tüm dünyanın, doğanın denge ve döngülerine etki eder hale geldi. Doğada hızla artan bir dengesizlik, gerilim var ve insan toplumları içindeki artan huzursuzluk ve gerilimlerin de aynı döneme denk gelmesi rastlantı değil - çünkü dünyada her şey birbirine bağlıdır.

Problemi doğru teşhis etmediğimiz, kabullenmediğimiz sürece doğru adımları atmak, çözüm bulmak ta mümkün değil. Ne yazık ki gerçekleri gören, konuşan pek yok. Belki de insanların farketmesi istenmiyor olabilir.

İklim değişikliğinin gerçekliğini, ciddiyetini, önemini kaç kişi biliyor, gündemde ne kadar yer alıyor? Hadi şu yaşadığımız günlerden örnek vereyim: şu anda İstanbul'da öğlen hava sıcaklığı 16 derece. Hafta sonu 30'un üzerine çıkacak. İki hafta önce çiftliğimde kar yağdı ama 2 gün sonra 26 derece sıcak yaptı. Hava sıcaklıkları sürekli zıplıyor ve bu durum doğada büyük gerilimlere neden oluyor. Havalar ısındı diye seradan bahçeye çıkarıp diktiğimiz bazı fideler soğuktan donup öldüler. İlk defa bu yıl çiftliğin olduğu bölgede kıştan direkt yaza girdik. Baharı yaşayamadık.

Meteoroloji genel müdürlüğü verilerine göre İstanbul'da Mayıs ayı ortalama sıcaklığı 16.8 derece ve ortalama en yüksek sıcaklık ise 20 derecedir; ama artık bunlar geride kaldı, eski normalleri unutacağız. Mesela Nisan'daki bahar yağmurlarını unutuyoruz, birkaç yıldır yağmıyor. Nisan ve Mayıs'ta kuruyan toprağımızı sulamak zorunda kalıyoruz. Yağmurlar düzensizleşti, ne zaman ne kadar yağacağı meçhul ama artık çoğu zaman ani sel şeklinde yağıyor ve türlü zararlara yol açıyor. Bahar ve yağmur olmayınca meralar canlanamıyor. Hayvancılık yapanlar zor durumda çünkü yeni doğan kuzular, keçiler, buzağılar yeteri besin, kilo alamıyor. Tarım, ekim dikim yapanlar verim düşüklüğü yaşıyor. Kırsalda geçim zorlaşıyor, şehirlere göç artıyor ve şehirlerin artan sorunları. Tam bir kısır döngü, yangına körükle gitmek.

Ne yazık ki bu daha başlangıç; çünkü asıl sorun teşhis edilmediği için çözüm olarak sunulan şeyler de daha çok yangına körükle gitmeye yarıyor ve kötü gidişatı hızlandırıyor; mevcut durum ve gerçek bu. Önümüzde iki yol var: bu gidişatın sonu çöküştür veya seferberlik halinde gidişatı değiştirecek çalışmalar yapılabilirse bir umut olabilir. Kaosun kenarında düzen, değişim, umut ta vardır.

Bu zamanlarda birey olarak yapabileceğimiz, yapmamız gerekeni özetleyen bir hikaye, bal kuşu hikayesi: Bir gün ormanda yangın çıkar. Hayvanları ormandan dışarıya doğru koşuşurken ufak bal kuşu (çiçeklerini özünü emen, ufak uzun bir gagası vardır, ancak birkaç damla özü ağzına çekebilir) derenin üzerine uçar ve dereden birkaç damla su alıp yangının üzerine bırakır. Bunu gören hayvanlar 'yahu sen ne yaptığını sanıyorsun, ne fayda?' derler. Bal kuşu da, 'ben kendi üzerime düşeni yapıyorum eğer siz de yaparsanız, belki o zaman yangının sönme ihtimali doğar' der.

Bu davranışın islam dininde karşılığı: "Kıyametin kopacağını bilseniz, elinizdeki fidanı dikiniz." hadis-i şerif

?İslam dininin temel hedefi, insanların dünyada huzur, güven ve mutluluk içinde yaşaması, ahirette de ebedi saadete ulaşmasıdır.

Yeryüzüne halife olarak gönderilen ve bütün mahlukat emrine verilmiş olan insanoğlunun, kendisine emanet edilen doğal hayatı koruması, temel görevlerindendir. Nitekim Kur'an'da bu ödeve işaret edilerek "... O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli kıldı." buyurulmaktadır ( el-Hud suresi 11/61). Buna göre tabii dengeye zarar verecek her türlü anlayış ve eylem, Kur'an'ın bu mesajına ters düşer. Bu sebeple, sorumluluk bilincinde olan Müslüman, kainattaki eşsiz düzeni, ahengi ve dengeyi korumak, gelecek kuşaklara tahrip etmeden aktarmak için elinden gelen gayreti gösterir, bunları bozacak ve tahrip edecek tutum ve davranışlardan uzak durur... İslâm'da çevre anlayışı, inancın gereğidir. Yerde ve gökteki en küçük varlıktan en büyük varlığa kadar, canlı-cansız her şey, düşünen ve inanan insan için, fiziki kıymetinin ötesinde manevi bir değer taşımaktadır. Çünkü bütün mahlukat Allah tarafından yaratılmıştır. Tabiattaki her şey O'nun eseridir. Tabiattaki bütün varlıkların, lisanı halleriyle Allah'ı tesbih ettikleri; yeryüzünde yürüyen hayvanlar ile kuşların, bizim gibi birer ümmet oldukları Kur'an'da haber verilmektedir. Bu nedenle doğayı korumak, Allah'ın bir ayeti olarak onun değerini takdir etmek; ona yapılan kötülük de, Allah'a karşı yapılmış nankörlük olarak değerlendirilmiştir.

Tabiat kanunları Allah tarafından konulmuştur. Kur'an-ı Kerim'de bu husus vurgulanmakta; "O, her şeyi yaratmış ve yarattığı şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir" buyurulmaktadır . Normal şartlarda tabiat kendi ekolojik dengesini muhafaza etmektedir. Fakat tabiatın insan eliyle aşırı tahribi ve kirletilmesiyle bu denge bozulabilmektedir. Bu itibarla tabiatı tahribe yönelik her türlü davranış, Allah'ın kanunlarını bozma teşebbüsü olarak algılanmalıdır...? (Diyanet İşleri Başkanlığı, Web Kütüphanesi, Özet Olarak İslam, Sosyal İlişkiler ve Çevredekilere Karşı Görevler)

Eğer gidişatın değişmesini, çöküşün önlenmesini istiyorsak mutlaka birey olarak çaba göstermek ve topluluklar oluşturarak kolektif çalışmalar içine girmek zorundayız çünkü bir veya birkaç kişinin çabaları yetersiz.

Yaşam anlayışının, yaşam tarzının dönüşmesi gerekiyor. Doğanın denge, döngülerini, bereketini koruyan yeni bir yaşam anlayışına geçmek gerekiyor. Hikaye gibi gelebilir bazılarına, 'mümkün mü böyle bir şey? Böyle gelmiş böyle gider' diyenleri duyabiliyorum. O zaman yakınmayacaksın gidişattan ve daha kötü günler geldiğinde pişman da olmayacaksın çünkü haketmiş oluyorsun. 'Nasılsa çöküş geliyor, bari bu günlerin keyfini çıkaralım' diyenleri de duyuyorum. Her koyun kendi bacağından asılır, inançlar özgürdür; ancak dini inancı olanlar, yaratan karşısında mutlaka hesap verileceğine inananlar için belki de hayattaki en büyük sınav bu. Burada yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla yargılanacağız.

Çaba göstermek isteyenler için yol haritasına gelince:

Evet çoğunun günlük koşturmalardan geriye pek vakti kalmıyor ama yine de yapılabilecek çok şey var. Bireysel olarak kaynaklarımız sınırlı ancak yakın çevremizde aile ve dostlar ile bir araya gelerek ortak ihtiyaçlarımızı karşılayacak çalışmalar yapılabilir: doğal ve sağlıklı gıdaya erişim, kendi gıdanı yetiştirmek üzere bahçecilik, temiz enerjiye dönüşüm/yatırım, kırsalda bir ekolojik yerleşkeye doğru adımlar atmak gibi. Ama önce öğrenmek, bilgilenmek gerekir; peygamberimize inen ilk vahiyde olduğu gibi, 'ikra!' Sürdürülebilir yaşamı araştırın, olasılıkları görün, eğitimlerini alın. Edineceğiniz bilgiler, tecrübeler, çalışmalar zor zamanlar gelirse/geldiğinde siz ve aileniz için önemli avantajlar ve imkanlar da sağlayabilir.

Topluluk olarak çok daha etkili projelere girişilebilir ve bunların bir kısmı gelir sağlayarak bireylerin özgürleşmesine ve daha anlamlı hayatlar yaşamaya başlamalarına imkanlar da sağlayabilir. Topluluk bahçeleri, ekoparklar, ekoköyler kurulabilir (bakın: ekoyerleske.com). Kırsalda yaşayanların doğal gıda üretim yapmaları desteklenebilir, böylece kırsalda geçim sıkıntısına çare olunabilir. Şehirdekiler doğal ve sağlıklı gıda temin edebilirler. Şehirli ile köylü arasında bağlar kurulabilir. Kırsala göç imkanları doğabilir. Gittikçe bozkırlaşan, çölleşen Anadolu toprağının korunması, bereketinin artması için büyük ölçekli çalışmalar yapılabilir. Artan sayıda insan bu tür çalışmalara katıldıkça da yangının sönme ihtimali artar. En azından elimizden geleni yaptık diyebiliriz.

Türk insanının en beceremediği şeylerden biri sahiden doğru ve düzgün işler, çalışmalar için bir araya gelememesidir. Kişisel hırs, çıkar, öncelikler çoğu iyi niyetle başlayan çalışmaların hüsranla sonlanmasına neden oluyor ancak vazgeçilmemeli ve denenmeli. Başarılı örnekler var, bunlar çoğaltılabilir ve daha iyileri de yapılabilir. Umuda ve hayal kurmaya ihtiyacımız var.

'Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz?' bu soruyu kolektif olarak sorup, tartışmalı, hayaller kurmalı ve denemeli. İnşallah daha güzel günleri birlikte tasarlamak ve meydana getirebilmek dileği ile.


Yazar: Taner Aksel    Tarih: 10.05.2017 11:57:51



Ekoyerleşkeler

Eğitimlerimiz:
Sürdürülebilir Yaşama Giriş kursu
Permakültür Tasarım Sertifika kursu
Çocuklar için doğal yaşama giriş kursu

Atölyelerimiz:
Temiz enerji sistemleri kurulumu
Doğal yapı uygulamaları
Arıcılık atölyesi
Kompost gübre yapımı atölyesi
Doğal bitki ilaçları yapımı atölyesi
Peynir ve süt ürünleri yapımı atölyesi
Doğal beslenme & detoks atölyesi
Yoga atölyesi
Kamplarımız:
Çocuk / Aile Kampı
Gençlik Kampı
Müzik Kampı
dönüşüm

Belentepe Mürseller Köyü Uludağ/Bursa    Tel: +90(532)614 99 43    E-posta youtubefacebook
 
  Web Tasarım:
Birant Aksel