Belentepe Çiftliği Logo
ANASAYFA   |   TANITIM FİLMİ  |   FOTO GALERİ  |   İLETİŞİM   |   ENGLISH    
hikayemiz
HİKAYEMİZ
ugraslar
UĞRAŞLAR

Doğanın Sesi 2/10 (Yazı dizisinin 2. Bölümü)

Çoğunuzun bilmediği ama hepimizin hayatını etkilemiş olan bir gerçek hikaye anlatacağım.

1940'ların öncesinde sıtma ve tifo hastalıkları özellikle sıcak iklimlerde yaşayan insanları kasıp kavuruyordu. 2. Dünya savaşında tropik bölgelerde savaşa giden Amerikan askerlerinin büyük kısmı hastalıklara yakalanıyor ve savaşta ölenden çok hastalıktan ölen vardı. Bu arada teknolojik ilerlemeler çağı başlamıştı. İnsanoğlu pozitif bilimleri kavramaya başlayınca, eline büyük güçler geçmeye ve küresel deneyler yapmaya başladı. Kimyagerlere görev verildi: 'Sıtma ve tifoya neden olan böceklerin kökünü temizleyecek bir kimyasal üretin.' Kimyagerler de DDT'yi keşfettiler. Böcekleri birkaç saat içinde öldürüyordu. İnsanlara da zararı yoktu. Önce toz şeklinde ürettiler. 2. Dünya Savaşı'nın devam ettiği tropik bölgelerde devasa alanlara uçaklarla DDT tozu püskürttüler ve böcekler öldü, hastalık kaynağı yokedildi ve yüzbinlerce askerin hayatı kurtuldu. ABD askerleri nazilerden İtalya'yı geri aldıklarında İtalya'da sefalet ve pislikten dolayı bit salgını başgöstermişti. İtalyan halkını DDT tozu ile yıkadılar, bit salgını sona erdi. DDT hayat kurtarıyordu, keşfeden kimyagere Nobel ödülü verdiler. Time dergisinde 2. Dünya Savaşı'nın kazanılmasında büyük katkısı olan mucizevi ilaç olarak tanıtıldı. Savaş sonrasında Dünya Sağlık Örgütü öncülüğünde dünya çapında tifo ve sıtmanın önlenmesi için kampanya başlatıldı, ülkemizde de sulak, bataklık alanlar DDT ile ilaçlandı ve dünya çapında bu hastalıklarda büyük azalma oldu. ABD sağlık bakanlığı DDT'nin serbest kullanımına izin verdi. DDT tüm böcekleri öldürdüğü için binbir türlü kullanım alanı buldu. ABD'de bir ara 150'nin üzerinde DDT bazlı böcek ilacı satılmaktaydı. Şehirleri spreylediler, kreşlerde küçük çocukların üzerine püskürtürken filme aldılar, ne kadar zararsız olduğunun reklamını yaptılar. Başta Monsanto ve Dupont firmaları olmak üzere türlü firmalar için çok büyük paraların kazanıldığı devasa bir pazar oluştu.

İnsanoğlu ilk defa dünyanın efendisi olmuştu. İnsana zarar veren canlı türlerini küresel olarak yok edecek gücü vardı artık. Aynı zamanda 'atom' çağına girmiştik. ABD atom bombasından çok daha güçlü olan hidrojen bombası denemeleri yapıyordu. Bu denemeleri toprak üzerinde yapıyor; liderler, komutanlar uzaktan patlamayı izliyor ve gururlanıyorlardı - devasa boyutlarda yıkım yapabilen çok güçlü silahlara sahiptiler artık ve bu sayede rakiplere ciddi gözdağı veriyorlardı. Ama sorun vardı, son hidrojen bombası denemesinde bombayı tasarlayanların tahminlerinden 2,5 kat daha büyük bir patlama olmuştu. Bu devasa enerjiyi kontrol etmek o kadar kolay değildi. Patlamanın çok uzağında bir Japon balıkçı teknesindeki herkes aniden hastalandı. Patlama sonrasında radyoaktif atıklar bulutu onların bulunduğu bölgeye ulaşmış ve hepsi aşırı radyasyon almışlardı, derileri karardı, saçları döküldü, feci bir ölüm..

O güne kadar açıkta patlatılan atom bombalarının patlama alanı dışında herhangi bir etkisi olmadığını söylemekteydi yetkililer. Rüzgarlarla yüzlerce, binlerce kilometre taşınan radyoaktivitenin ciddiyetini, uzun süreli etkilerini araştırmak pek düşünülmüyordu o günlerde. Endüstrilerin, hükümetlerin kontrolü altındaki bilim çevrelerindeki yaklaşım şöyleydi: ' insanlığın genel refahı için büyük faydalar sağlayan teknolojik çözümlerin bir miktar yan etkisi olabilir, ama aslolan medeniyetimizin ilerlemesi ve gelişmesidir. İnsanoğlu artık doğayı kontrol edecek ve şekillendirecek güce sahiptir ve doğanın efendisi olarak istediğini de yapabilir. Kaldı ki, keşfedilen her teknolojik ürünün doğa ve insan üzerindeki uzun süreli etkilerini araştırmak zaten imkan dahilinde değildir, buna ne para ne de zaman yeter. Bu nedenle keşfedilen faydalı şeyleri kitlesel olarak kullanmalıyız, ilerlemek ve gelişmek için buna zorunluyuz.'

Şehirler, ormanlar, meralar, her yer DDT ve benzeri kimyasallarla ilaçlandı. Doğada yaşayanlar ve özellikle doğada araştırma yapmakta olan bilim insanları DDT sonrasında doğada yaşananları gözlemliyorlardı: sadece böcekler ölmüyordu, kuşlar, derelerde, göllerde balıklar da ölüyordu. Demek ki DDT'nin böcekler dışında canlılar üzerinde olumsuz etkileri de vardı. Bunu farkeden ilk bilim insanlarından biri de Rachel Carson'du. Rachel Carson aynı zamanda çok tanınmış bir yazardı. Okyanuslarla ilgili yazdığı ilk iki kitabı en çok satanlar listesine girmiş ve halk arasında çok takipçisi vardı.

Rachel Carson işi gereği doğada araştırma, çalışma yapmakta olan birçok bilim insanın yayınlarına erişebiliyordu ve yüzlerce, binlerce yayın arasında bağlantılar, ilişkiler kurabiliyordu. Birçok farklı alanda çalışma yapan bilim insanı benzer şeyleri söylüyordu: 'DDT ilaçlaması sonrasında doğanın denge ve döngüleri bozuluyor. Solunan havadan, yediğimiz gıdalardan vücudumuzda DDT ve başka türlü kimyasallar birikiyor ve bu biriken kimyasalların orta ve uzun vadede bizlere neler yapacağı, çocuklarımızı nasıl etkileyeceği araştırılmamış. İlaçlanan tarla, mera ve ormanlara yağmur yağdığında DDT'nin yeraltı sularına veya içme suyu kaynaklarına karışıp karışmadığı ve karıştıysa halk üzerindeki etkisi önceden araştırılmamış. Ama araştırma yapmaya başlayanlar var ve bulgular korkutucu, insanlar dahil birçok canlı türünün vücudunda biriken DDT ve benzeri kimyasallar doğurganlığı etkiliyor - ceninin gelişmesinde mutasyonlara sebep oluyor. Kanser benzeri başka tür hastalıklarda artış gözleniyor.

Rachel Carson bu bulguların ciddiyetini, önemini görüyor ve bir kitap yazmaya başlıyor. Kitabın adı 'Sessiz Bahar'. Kitabı yazarken kansere yakalanıyor ve tedavi olduğu halde kanserin ilerlemesi önlenemiyor. Kitabı ölmeden önce bitirebilmek için gecesini gündüzüne katıyor. Amacı henüz DDT'nin doğadaki ve insan üzerindeki etkilerinden bihaber olan insanlığı uyarmak, uyandırmak.

Ama bunları yazıp yayınladıktan sonra başına gelecekleri de öngörebiliyordu, hükümet ve endüstri üzerine gelecekti çünkü bu kitapla arı kovanına çomak sokuyor, büyük kimyasal ilaç endüstrisinin karşısına dikiliyordu. Kanser hastalığını kendisine karşı kullanmasınlar diye çok yakınları dışında herkesten hastalığını sakladı. Kanser olduğunu öğrenseler, kimyasal ilaçlar kansere neden oluyor varsayımıyla, öç hissiyle bu kitabı yazdı demelerinden çekinmişti.

16 Haziran 1962'de Sessiz Bahar'ın kısımları yayın için hazırlandığı sırada New Yorker dergisinde kitabın ilk bölümü yayınlandı ve ilk açılış paragraflarıyla okuyucular bolluk ve bereket içinde bir dünyaya çekildiler:

'Bir zamanlar Amerika'nın kalbinde bir kasaba vardı, hayat orada tüm çevresiyle uyum içinde görünüyordu. Kasaba bereketli çiftliklerin oluşturduğu bir satranç tahtasının ortasındaydı sanki. Tahıl tarlaları, meyve bahçeli yamaçlarıyla, o kadar ki baharda yeşil tarlalar üstünde çiçek yapraklarından bulutlar oluşurdu.' Kuşlar şakıyor, ormanlar canlılarla dolu, bereketli ve mutlu bir yer. Ansızın bölge sakinleri kuşların gittiğini ve hayvanların öldüğünü ve bitkilerin çoğunun solduğunu keşfediyor. İnsanlar açıklanamayan nedenlerden ötürü hastalanmaya başlıyor. Çiftlik hayvanlarının kavruk yavruları oluyor. Her şey kötüye gidiyor. 'Saçaklardaki oluklarda ve çatıdaki padavralar arasında beyaz tanecikli tozdan oluşan birkaç leke görülebiliyordu. Birkaç hafta önce bu toz aynen kar gibi çatıların, bahçelerin, tarlaların ve derelerin üstüne atılmıştı. Ne cadılık ne de düşman faaliyetleri bu sapa dünyada hayatı söndürmüştü. Bunu insanlar kendileri yapmıştı.'

Sessizlik imgesi yaratıyordu, bir sabah uyanıp ta dışarıya çıktığınızda kuş ötüşü ya da şakıması yerine hiçbir şey duymasaydınız?

Rachel Carson kitabında şunları özetliyordu:

Doğaya hakim olma yarışında, sentetik tarım ilaçları ayrım gözetmeksizin, aşırı ve dikkatsizce kullanılarak, doğanın hassas dengesini bozarak, tüm hayatı tehlikeye sokuyordu. Yaygın tarım ilacı kullanımını savunanların sonuçlarının neler olabileceğine dair yeterli test ve araştırma yapmadan hayat ile ilgili bir deney yapıyorlardı. Ve halk bilinçlendirilmiyordu çünkü tarım ilacı taraftarları onlara olayı hem tek yönlü olarak? hem de işlerine gelen şekliyle anlatıyordu.

Kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri gazete büfelerine ulaşmadan halk arasında infial başladı, NewYorker dergisinde, tarım bakanlığında mektup seli yaşandı. Nasıl olur da bu kadar tehlikeli kimyasallar bu kadar serbest bir şekilde halk sağlığı hiç düşünülmeden kullanılabiliyordu? Halk sorgulamaya başlamıştı. Ama karşı endüstri de boş durmadı. Rachel Carson'u ve kitabını itibarsızlaştırmak için ellerinden geleni yaptılar, bu yoldaki propaganda faaliyetlerine yüzbinlerce dolar harcadılar. Carson'a ?histerik cahil kadın? diye hakaret etmekten de geri kalmadılar. Ancak bütün bu hakaretler ve iftiralar toplumda ters tepti: Sessiz Bahar inadına daha çok satıldı, böylece daha çok okuyucuyu ikna etti.

Ancak konu dönemin ABD Başkanı Kennedy'e kadar ulaştı ve konuyu araştırmak üzere başkana bağlı bir kurul oluşturuldu. Bu kurulun raporu, Carson'a hak veriyor ve her yazdığının doğruluğunu kanıtlayan bilimsel bulguları sunuyordu. DDT ve benzeri kimyasalların keyfe keder kullanımına sınırlamalar getirildi ve 1972'de tüm dünyada resmen yasaklandı.

(Netflix'te Rachel Carson belgeselini izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.)

Rachel Carson hayatının son günlerini doğa içinde, huzur içinde geçirdi. Kitabı çevreciliğin başlagıcıdır, milattır. Okullarda mutlaka okutulması gerekir. O dönemin hepimize ders olması gerekir ancak bu anlattıklarımı bilen insan sayısı çok az. Tıpkı iklim değişikliğini kavrayan ve bilen sayısının da çok az olması gibi. İnsanların bilmesini, farketmesini istemiyorlar. O günlerde yaşananlar ile şimdilerde yaşadıklarımız arasında da pek fark yok, belki daha beteri.

Evet DDT artık yok ama yerine türlüsü geldi doğa üzerindeki küresel deneylerimizden vazgeçmek kenara dursun, deneyleri çoğaltıyoruz, hızlandırıyoruz. Toprağa, havaya, suya salınan kimyasalların haddi hesabı yok. Endüstriyel aktivitelerden, fosil yakıt tüketiminden havaya saldığımız çeşitli kimyasallar yanında, aslında zararsız gibi görünen karbon dioksit gazı (CO2) başımıza çok büyük bir bela açtı. Havadaki CO2 oranları yüzbinlerce yıldır hiç olmadık seviyelere yükseldi ve sera etkisi meydana getirip küresel ısınmaya yol açtı. Daha şimdiden küresel sıcaklıklarda 1 derecelik bir artış var. Mevcut gidişatta 2 derece ve üstü bir sıcaklık artışı da garantilenmiş durumda. Eğer 2 derecenin üzerine çıkarsak, doğanın öngöremediğimiz ve kontrolümüz dışında olan tepkileri nedeniyle sıcaklık artışının kendi kendini besleyeceği ve 4, 5, 6 dereceleri bulacağı tahmin ediliyor. 5 - 6 derecelere çıkıldığında ise dünya üzerindeki canlı hayatının çoğu, tabi bizler dahil olmak üzere yokoluyor.

Daha şimdiden güneyimizde ülkeler hızla çölleşiyor, yaz sıcaklıkları 60 derece üzerine çıktı. Parası olan Araplar ülkemizden, diğer kuzeydeki memleketlerden toprak edinme yarışında, çünkü artık memleketlerinde yaşanmıyor. Çoğu yerde aşırı sıcaklar yaşanırken bazı bölgelerde de aşırı soğuklar yaşanıyor. Doğanın denge ve döngüleri bozulmaya başlayınca aşırılıkların her iki ekstremi de görülüyor.

İlerleme, gelişme adına attığımız adımların neticelerini hala farketmemekte direniyoruz. Doğaya verdiğimiz zarar yeni değil, uzun zamandır yapmaktayız ama sanıyoruz veya umuyoruz ki doğa boyun eğsin, tepki vermesin. Kavramıyoruz ki doğa çok büyük ve güçlü, kendisine karşı tehdit olduğunda savunma mekanizmaları var. Doğanın tepkileri bizler için uyarı olmalı çünkü diyor ki 'ya yapmakta olduğunuzu bir an önce farkedip düzeltirsiniz, ya da kendi sonunuzu getirirsiniz. Sizden sonra dünya yine zaman içinde dengesini bulur. Dünya tarihi içinde insanoğlu çok minnacık bir zaman diliminde varolmuş, bu dünyadan onca canlı türleri gelip geçmiş..

Doğanın bir parçası olduğumuzu, bu dünyada her şeyin birbiriyle bağlantıda olduğunu ve yaptıklarımızın farklı şekillerde neticeleri olacağını hala görmüyoruz.

Ama artık zaman kalmadı. Doğada normal dışı olayların sayısında ve şiddetinde/büyüklüğünde üstel artış var. Bir an önce doğaya verdiğimiz zararı farkedip, doğa ile ahenk içinde sürdürülebilir bir yaşam anlayışına geçmezsek, yakın gelecekte bizleri çok zor günler bekliyor olacak. Şimdiden 30 dereceleri gördük, bu yaz son 13+ yaz olduğu gibi sıcaklık rekorlarının kırılmasına hazır olalım.


Yazar: Taner Aksel    Tarih: 07.05.2018 17:14:54



Ekoyerleşkeler

Eğitimlerimiz:
Sürdürülebilir Yaşama Giriş kursu
Permakültür Tasarım Sertifika kursu
Çocuklar için doğal yaşama giriş kursu

Atölyelerimiz:
Temiz enerji sistemleri kurulumu
Doğal yapı uygulamaları
Arıcılık atölyesi
Kompost gübre yapımı atölyesi
Doğal bitki ilaçları yapımı atölyesi
Peynir ve süt ürünleri yapımı atölyesi
Doğal beslenme & detoks atölyesi
Yoga atölyesi
Kamplarımız:
Çocuk / Aile Kampı
Gençlik Kampı
Müzik Kampı
dönüşüm

Belentepe Mürseller Köyü Uludağ/Bursa    Tel: +90(532)614 99 43    E-posta youtubefacebook
 
  Web Tasarım:
Birant Aksel